Bugün hocam sevgili Devrim Dumludağ’a gönderdiğim bir yazıyı alıntı yapacağım.Kendisi bize İnside Job belgeselini izletmişti ders sırasında dileyenler görüşlerini yazdılar.Ben de kendi fikirlerimi yazıp gönderdim son dakika da olsa. Biraz bugünü biraz da öncesini anlatıyor ekonomik ve politik anlamda bu yazı..
Konumuz gereği daha çok ABD’de vuku bulan etkisi tüm dünyaya yayılan bir global krizden bahsedecek olsak da, bu krizin en temel tanımlarını yaparak başlamakta fayda görüyorum.
Global dünyanın bilinen en etkili ekonomik sistemi “Kapitalizm” , anlam olarak sermaye, kapital anlamına gelir. Gerek ve yeter koşul bir sermaye ve buna dayalı üretim değil, bunların yanında bir hızlandırıcı faktör olarak işlevsellik gösteren “emek” ve “teknolojik bilgi” düzeyinin mevcudiyeti oranında varolup güçlenebilecek bir sistem oluşunda yatar. Buna mukabil Kapitalizm, siyasal kırımlardan etkilenmiş ve onları da değiştirebilmiştir. İçine başka ne koyarsanız koyun kapitalizmin belli bazı yapıtaşları vardır. Özel mülkiyet, veraset, girişim serbestliği, rekabet ve fiyat mekanizması onun sisteminin temel yapıtaşlarını oluşturur. Globalizm ise kapitalin doğumundan sonraki yeni çocuktur.
90’lı yıllarda hem teorik çalışmalarda, hem de günlük yaşamda üzerinde en çok konuşulan kavramlardan biri haline gelen “Globalleşme”nin, 70’lerde patlak veren dünya ekonomik krizine karşılık sermayenin devreye soktuğu yeni programın adı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu programın yürürlüğe sokuluşu sosyalist sistemlerin çöküşünden önce, 1980’lerde, neo-liberal politikaların uygulanmaya başlanması ile başlamıştır.90’ların başında reel sosyalizmlerin tamamen yıkılışıyla kapitalizmin dünya çapına yayılışı ise, sermayenin 80’li yıllarda neo-liberal politikalar ekseninde gelişmeye başlayan yeni uluslararasılaşma sürecinin “globalleşme” olarak ilan edilişine en uygun atmosferi hazırlamıştır.
Liberal ve neo-liberal sisteme de kısaca değinelim.
Liberalizm, kapitalizmin evrensel aşamasına geçişte temel yaklaşım idi. Ancak 1929’da meydana gelen büyük bunalım ve hemen ardından ortaya çıkan paylaşım savaşı ile birlikte tüm koşullar değişirken, emperyalizm de yeni bir aşamaya giriyordu. Savaşta yıkılan ekonomi devletin katkısına muhtaçtı, paylaşım savaşında faşizme direnen ve güçlenen emek güçleri kontrol edilmeliydi ve SSBC’NİN yarattığı örnek ile mücadele edilmeliydi. Aslında görülüyor ki Keynesçi yaklaşım bir politikadan ziyade yapısal bir ihtiyaçtı.
Neoliberalizm’in ortaya çıkışı ise, paylaşımın sonrası genel büyümenin yerini piyasalarda durgunluğa bırakması, ABD’ye Almanya ve Japon ekonomilerinin rakip olmaya başlaması kaynaklı bir hareketle doğdu. ABD bu durumu telafi etmek için askerileştirilmiş bir mali egemenlik stratejisi kurdu. Daha önce teknolojik ve ekonomik egemenliğe dayanan sistem artık mali ve askeri egemenliğe göre kurgulanmaya başlandı. ABD 1974 yılında sermaye hesapları üzerindeki denetimi tek taraflı kaldırdı. Böylece mali serbestliğe gittiğini ilan etti. Bu duruma Washington Konsensusu denir. Bu konsensüs ile ABD’de Reagan ve İngiltere’de Thatcher hükümetleri, kuralsızlaştırma (emek ile ilgili her kuralın kaldırılması ), özelleştirme ve serbestleştirme ( mali hesapların denetim dışı tutulması) siyasetini uygulamaya başladı.
Neo-liberalizmin sonucunda ilkel birikimcilik ve azami-vahşi emek sömürüsü başat hale geldi.
Deregülasyon-Monetarizm-Abd-Regülasyon-Kapitalizm- Globalleşme- Çok uluslu Firmalar-Kapitalin gücü-Fed-Koruyucu Devlet Politikaları
Terimler dizgesinde kuralsızlaştırma, serbestleştirme ya da düzensizleştirme gibi karşılıkları deregülasyon terimi, devletin karar alanını daraltıcı yönde düzenlemelerin, azaltılması ya da kaldırılması rolünü üstleniyor. Eğer kamuya ait bir iradeden bahsedersek deregülasyon, bu iradenin özel sektöre ve sermayeye devredilmesine sebep oluyor diyebiliriz.
Aslında uygulanışındaki temel amaç, ekonominin üzerindeki siyaset baskısını azaltmak ve siyasi rant arayışını zorlaştırmaktı. Zorlaştırması da rant arama maliyetleri artırmak yoluyla görece mümkün oluyordu.
Regülasyonun tam tersi olan bu kavram kapalı bir ekonomide, bir nedenle oluşabilecek aşırı fiyat artışlarının burada olabilirliğini mümkün kılmakla birlikte, aşırı fiyat düşüşleri de mümkün kılıyordu. Çünkü hükümet ya da devlet burada bir kontrolcü görevi üstlenmemekteydi. Belgeseli izlerken devletin kontrolü nerede diye sorduğumda aklıma bu gelmiştir. Asıl soru nerede değil neden devlet yoktur da olabilirdi ki bu apayrı bir konudur.
Neden bu kontrol olmaz?
İzlanda’da olan ne ise bugün Irak’ta, şuan Libya’da, yeni yeni Cezayir’de ve yılbaşından kısa süre sonra Suudi Arabistan’da olacağı öngörülen iç karışıklık ve demokrasi! hareketleri de göreceli olarak aynı sebeptendir aslında. Kapital gücünün siyasi kararları ne derece etkilediğini göstermenin yanı sıra halkın hiçbir şekilde düşülmediği bir oyunun kurallarını da oluşturuyor tüm bu girişimler. Savaş neredeyse ve de ölüm, orada kontrolün devletin değil büyük global sektör firmalarının olduğunu görürüz. İsimleri değişkenlik gösterse, sosyal sorumluluk anlayışlarının ne kadar gelişmiş olduğunu dünyaya bağırsalar da, bu girişimlere aslında örtülü devlet ya da derin devlet şeklindeki tanımlar pek mantıksız görünmemektedir. Bakalım, nasıl kazandılar..
Ekonomide regülasyonun ortadan kaldırılması piyasa koşullarına bağlı olarak gerçekleşti. Devlet ne zaman tekelci burjuvazinin (kartel , tröst) aşırı kar elde etmesinin önüne geçmeye çalıştı,o zaman regülasyonun gereksiz bir şey olduğu düşünüldü.
Abd’de hava taşımacılığı ve enerji alanlarında uygulanan fiyat kontrollerinin ekonomik kriz, stagflasyon ve spekülatif petrol şoklarının yaşandığı 70’li yılların sonunda kaldırılmaya başlanması bu duruma ilişkin ilginç bir örnektir.
Özellikle 2.dünya Savaşı’ndan sonrasi, 70’li yıllarda petrol krizinin de etkisiyle, enflasyon ve durgunluk bir arada geldi. Monetarizm ismi konan bu durum ekonomileri , girişimci yani kapital sahibi sınıfın hakimiyetine sokacak politikaların ve sert para arzı kontrollerinin propagandasını yapma fırsatı ortaya çıktı.Enflasyona karşı monetaristler , faizleri artırdılar,para arzını kıstılar ve işsizlik artmasına rağmen enflasyonun önüne geçildi. Ekmekten çok köfte yiyen bu hippilerin uygulamaları sırasında ,komünistlerin beli kırılınca ise faizler ve krediler gevşetildi ve para girişimcilere aktarıldı.Bu durum, özünde Keynes’in tasvip edeceği müdahaleci bir yaklaşım olmakla birlikte kahramanı Milton Friedman ve atası Adam Smith olarak gösterilmiştir.Kısaca “Enflasyonun tek sebebi paradır,ilacı da parasal büyüme oranını azaltmaktır.” der üstadlar. Kısa süre önce bir okumada rastladığım bilgi ise:
Reagan destekçileri, seçim zaferi kutlamalar sırasında Adam Smith resmi baskılı kravatlarla arz-ı endam etmişlerdir.
Küresel mali krizin derinleştiği, sistemin çıkmaza sürüklendiği 2008 krizinde en çok kapitalizm ve firma yöneticileri suçlandı.Kurucu Marx zaten kapitalizmin en nihayetinde çökeceğini daha on yıllar önce söylese de sanki hiç bitmeyecekmiş gibi davranan kişilerin,bu gerçeği dünyanın geri kalanıyla paylaşması söylediği gibi nihayetini tartışıyor.Wall Street’te caddelerdeki halkın gösterilerini herhalde sadece kapitalizmden en çok yara alan Afrika’da ki devlet! vatandaşları görememişlerdir diye düşünmüyor değilim.İkinci en çok tartışılansa kapitalizmin güçlü bir kurumu. ABD Merkez Bankası Fed’in başkanlığını 1987-2006 arası yürüten Alan Grenspan ile birlikte tabi.Kendi döneminde yarattığı düşük faiz ve “deregülasyon” ortamıyla, hızlı ekonomik büyümenin ve mortgage ve türev piyasalarındaki gelişmelerin mimarlarından biri sayıldı.Ama kriz vuku bulduğu anda da en büyük günah keçisi oydu. ABD Kongresinde, uygulamalarının hesabını verdi ve dedi ki: “Sistemin parçası olan kurumların davranışlarından kaynaklanan bir defonun ‘defolarının’ bulunduğunu düşünüyorum”.Aslında ona hesap soranlar haksız sayılmazdı, ama sadece onun suçlanacağı bir oyun da çok adil sayılamazdı. Onun politikaları ve krizin sebepleri arasında bir paralellik vardı. Greenspan’ın krizin kaynağı olarak görülen konut şişkinliğine, konut kredilerini teşvik edici politikalarla destek verip riskliliği daha da artırdığını düşünüyor.Sebebi söylenen şekliyle gayet açık; düşük faizli ve bol likidite politikası ile konut kredilerine yahut konutlara olan talebin gereğinden fazla artmasına sebep olduğu..
Regülasyon gevşekliği yani deregülasyon, mali kurumların risklerini doğru yönetememesine zemin oluşturdu. Bu kuruluşlar konut fiyatlarının sürekli artacağı beklentisine göre hareket ederek halka geliriyle karşılayamayacağı oranlarda krediler sundular.Bu krediler geri dönüş risklerinin fazlalılığına rağmen ihraç edildiler.Amerikan vatandaşlarının borçluluk oranları rekorlar kırarken verilen kredilerin önemli bir kısmı,sağlıklı olarak geri dönülebilir olmaktan çok, ancak konut fiyatlarının yükselmesi durumunda krediye konu olan mülklerin karlı olarak satılabilmesi durumunda kapanabilecek türdendi.
Greenspan , muhtemel risk faktörlerinin hakimiyetini sınırlayacak regülasyonla yönetilmesi yerine, riskin devredilmesini sağlayan türev piyasalarla idare edilebileceğini savundu.Greenspan dönemi zaten bu yüzden türev piyasaların patlama sergilediği döneme denk gelir. Greenspan döneminde tersi olsa da , suyunun suyu piyasaların zorlama enstrümanlarının gerçek fonksiyonları risk korumasıdır.
Şimdi bunlardan çok ayrı bir konuya geçiş yapıp tekrar geri döneceğim:
Küçükken olacağı düşünülen belli meslekler vardır.Ben doktor ya da polis yerine pilot olmayı istemiştim.Ne yazık ki gerçekleşmedi.Ama hala içimdedir bu özlem.Bir şekilde uçacağım,hem de kokpitte kendi kontrolümle yapacağım bunu. Bu arada şimdi anladım ki çocukların gizli bir haberleşme kanalları varmış gibi hep bir ağızdan aynı meslekleri seçmeleri boşa yahut dayatılan bir şey değilmiş.Hala olmasını istiyorsam vardır bir hikmet demeliyim galiba.. Şimdi gerçeğe dönelim,ne yazık ki ben uçak kullanmayı, fiziksel şartların neler olduğunu, hangi durumda hangi şeyin uygulanacağını bilmiyorum.Bunu düşünerek uykuya dalıyorum bir gün. O gece farklı bir şey oluyor.Kendimi bir anda kokpitte buluyorum. Uçağım havada ve kaptan pilot da benim. Önce şaşırıyorum.Tahmin edilebilecek sorular soruyorum kendime; nasıl oldu, nereden geldim? Acaba rüyada mıyım? vsvs..Kısa sürüyor ve hemen role bürünüyorum.Dışarıya verdiğim güven sanki 10.000 saat uçuş tecrübem varmış gibi.Uçağı kullanıyorum,ve biraz sarsıntının dışında her şey olağan.Ama çok geçmeden bir şey oluyor ve uçağın burnu havaya kalkıyor.Kontrolsüz şekilde yükseliyorum ve giderek dikleşen bir açıyla..Yükselmek güzel güzel olmasına da bunun bir de inişi var.Sonuçta altımdaki makine bir rüzgar gülü değil ve yakıt tüketiyor. Zira yakıt biterse kısa süre sonra ben,ekibim ve 227 yolcu cennette hurma yiyor olabiliriz.Düşünmeye devam ediyorum; aslında bunun pek bir zararı yok, sonuçta cennete geldik ve cennette herkesin hurma talep etmesi onun fiyatını artırmayacak.Burada sınırsız hurma var.Tam bunları düşündüğüm sırada yardımcı pilot beni dürtüp düşüncelerden uzaklaştırıyor. Her şeyin sonunda, sarışın uçuş görevlisinden bir öpücük alıyorum ve personel dahil 333 kişi ile cennete gidiyor. Ben ise dalın tekine takılan gömleğim sayesinde kurtuluyorum. Ne kadar uğraşsam da altından kalkamıyorum bu görevimin. Benim için iyi olsa da uçağın kalanı için iyi olmuyor. Sabah olduğunda yatağımdayım.Dişlerimi fırçalıyorum.Havlum sol omzumda.Bir gariplik var her şey eskisi gibi.Mahmurluğum yerini insanın rüyalara belli bir süre de olsa nasıl bu kadar inanabildiğimi düşünmekle geçiyor..
Keşke her şey rüya olsa, piyasalarda bu tür riskli ensturmanları kullanmayı bilmeyen ya da kötü niyetli kullanan kimi “akil adamlar” ,belli ki benim gibi pilot olmak istediler ve halkı öldürdüler. Hem de benim gibi rüyada değil gerçek hayatta, onların birikimlerini sırf kendileri daha çok kazanabilmek için yok ettiler.Yine moral bozukluğunun verdiği ciddiyetle devam edelim:
Türev ürünlerin amacından sapması ve düşük özsermaye ile daha büyük pozisyonların alındığı, diğer piyasalardakinden daha sert fiyat hareketinin gözlendiği ve kumar sınırına dayanan spekülatif işlemlerin hakim olduğu ve kullanıldığı araçlar haline geldiler.Krizi yatıştırması gerekenler bu tür ürünler olacağına yangına dökülen benzin oldular.
Özellikle ‘Credit Default Swap’ (Kredi Temerrüt Swap’ı) türevleri, krizde tümüyle eriyen değerleri ile başta Leman Brothers olmak üzere birçok mali kurumun aktiflerindeki saatli bomba haline geldiler.
Greensspan, 2000 yılı Amerikan Kongresi’nin bir oturumunda şunu söyledi:
”Ne türde bir ekonomi istediğinize dair çok temel bir seçim yapmanız gerekiyor.Çok katı regülasyonlar koyabilirsiniz ve emin olun ters giden hiçbir şey olmaz, hiçbir şeyin doğru gitmeyeceği gibi..”
Burada ne demek istiyor Greenspan hemen söyleyelim. Greenspan’a göre deregülasyon sistem içerisinde bir seçenek olmaktan çok , seçilen ekonomik modelin değişmez bir parçasıydı.Türbülans Çağı kitabının önsözünde şunları yazmış kendisi: “Mali kurumlar riskli pozisyonlarına ne kadar katarlarsa katsınlar tufandan önce hepsini boşaltıp kurtulacaklarına inanarak kumar oynadılar. Birçoğu bu düşüncesinde hatalıydı.”
Greenspan krize zemin hazırlayacak politikaları savunuyor olsa da krizden sonra söyledikleri, kurumlarla ilgili tespitleri isabetli görünüyor.Tabi bunu görevi bıraktıktan sonra olması her şeyin olup bittiği, kazananın belli olmadığı buna karşın kaybedenin belli olduğu bir krizden bahsederken söylemesi de en hafifiyle gülünçtür.
Zaten kriz olduktan sonra herkesçe tartışılan başka bir şey ise deregülasyona olan inancın sorgulanması oldu. Belli bir durum varsa o da eğer kurumlar kendi haline bırakılırsa bencilleşecekler ve sistemin devamını tehlikeye düşürecek şekilde davranacaklar.Ve bu esnada da risk değerlendirmelerinde gereğinden fazla iyimser olabileceklerini de akıldan çıkarmamalı. Dünyanın en büyük firmalarından -hatta tek birinin cirosu Türkiye ve benzeri gelişmekte olan ülkelerin yıllık hasılasından yüksek olan kimi çok uluslu firmaları düşündüğümüzde-, olası bir kriz durumunun maliyetinin sadece o ülkeyle sınırlı kalmayacağını çok acı bir şekilde yaşıyoruz. Etkileri daha hala bile tam olarak anlaşılamadı.
Hiçbir ekonomik büyüme ve piyasa gelişimi,sonrasında çöküşle sonuçlanacak bir şişme şeklinde gelişmemeli.Bu nedenle kat’i ve yahut engelleyici olmadan, regülasyonun piyasa ve kurumlara sorun yaratmadan oynayabilecekleri bir alan bırakması en doğrusu.Bu alan sınırlı olmalı ama yeterince de geniş olmalı. Devletin sınırlayıcılığının da belli bir sınırı olmalı.
Devlet gelişmeleri makul bir yakınlıktan seyretmeli, piyasa ya da kurumların birinde çıkan yaramazlıklar, aşırılıklar, zamanında devlet müdahalesiyle karşılaşmalı. Sosyal devletin görevi eğer halkı korumak ise artık top tüfek savaşının yerini Abd ve Çin’in şu an devam ediyor olduğu gibi ekonomik bir savaşta olduğu anlaşılmalıdır.
Çanakkale’yi anlatan kitapları ve anlatılanları kısa süreçte hala yaşayabilecek olsak bile gelecekte bunlar artık olmayabilir.
Yapılması gereken şeylerden biri Almanya örneği gibi, liselerden başlayarak ekonomi üzerine temel eğitimler verilmesi olabilir, lise çağındaki birinin ekonomi sayfaları karıştırırken yabancı gelen bir sözcüğe rastlamayacağı bir eğitimin bile ülkemizde veriliyor olması ileride bu konuda uzman olacak kişilerin yetişeceği ve verecekleri çok hassas kararlar olduğunun ve de bunların direk olarak herkesi etkilediğinin samimi şekilde anlaşılmasıyla
Bir tohum atılmış olunacaktır. Bilgi sahibi kişi sorgulayan bireye daönüşecek, sonrasında da elinde bulundurduğu haklar ile kendini ifade edip güzelce savunabilecektir.
Ablam çok kısa bir süre önce Newyork’tan geldi. Bir süre orada kalmıştı. Kendisi gazeteci olduğu için buradaki basını ve ciddi isimleri takip ettiğini biliyordum. Nitekim onunla internette ya da telefon aracılığıyla arada bir yaptığımız siyaset ve ekonomi üzerine konuşmalarımızda da güncel bilgilerden faydalanabiliyor olması bunu doğruluyordu. Konuyu hatırlamasam da unutmadığım bir örnek vermişti bir gün“Eğer kar yağdığında sen kendi kapının önünü süpürmez de oradan geçerken kayıp düşen biri olursa, onun açacağı tazminat davasıyla isteneni, sen ödemekle yükümlüsün.” Şaşırmıştım. Hukuk kurallarını biraz da kültürler belirler ve ülkelerden ülkelere farklılık bu yüzdendir biliyordum ama nasıl oluyordu da bizdeki belediyenin görevi orada halka veriliyor, üstüne de yaptırım uygulanıyordu. Ya da kaldırımda -özellikle Manhattan çevresiyse-düşebileceğin sivri bir uç,kaldırımın kenarının kırıklığı gibi tehlike yaratabilecek bir durumda eğer bir gün dengeni kaybeder bacağını kırarsan yine maddi manevi dava açabiliyor ve belediyi çok ciddi bir külfete sokabiliyorsun,o yüzden de buradaki yollar pırıl pırıl,neredeyse noksan yok hiçbir işleyen caddede demişti .. Sanırım o ABD’de açmak istediği firma ile konuşmalarımızdan bahsederken oradaki hukukun üstünlüğüne atıf yapıyordu.Görünen o ki hukuk en çok oradakileri mağdur etti. O toprakların üzerinden para kazanmakla kalmadılar, başka ülke vatandaşlarını da soyup soğana çevirdiler bu krizi çıkaranlar.
Asıl önemli soru şu bu kadar gelişmiş varsaydığımız ülkelerde kriz nasıl denetlenmedi. Hukuk kurallarının yaptırım gücü nasıl görmezden gelinebildi?
Çok yüzeysel olarak bunların cevabı para,siyaset,politika ile görevin kötüye kullanılabileceği sonucundan kaynaklandı. Belki de denetmenler burunlarının ucundaki peyniri kaçırmadı, derecelendirme kuruluşlarının iflas bayrağını çeken firmalar için iflasından birkaç güç evvel yatırım yapılabilir diyerek yatırımcıyı ve halkı kandırıp fütursuzca davranması da yine aynı sorumsuzlukla açıklanabilir.
Hukukun da parayla satın alınabildiği, sermaye gücünü elinde bulunduranların yasaları ve yaptırımları istenilen biçimde genişletip daraltabileceği, o an gerekli olan her ne ise küresel bankerlerin işlerinin yürümesi için yeniden biçimlendirilebileceği gözler önüne serildi.
Yasal tek irade olması gereken devlet kurumunun içeriden ve dışarıdan yozlaştırılarak değiştirilmesi, tüm bu olanların “yapanın yanına kalması” ile sonuçlanmasına sebep olması halkın içinden, yasaların bu acizliğini gördüğünde bunu kendi çıkarları için kullanmaya çalışacak çok daha fazla kişi ortaya çıkacaktır. Yasaların güçlüyü koruyup zayıfı dışladığı bu tür bir hukuk ikiliği ancak vahşi yaşamda olsa gerek. Vergilerini ödeyen ve herhangi bir suça bulaşmayan vatandaşlarda bu durum, devletin diğer kurumlarına olan güveni için de çok ciddi zayiatlar yaratacaktır.
Herkes bilmeli ki kapitalizm ve sermaye gücü bile iyi ellerde kullanıldığında çok yüksek düzeyde fayda sağlayan bir araç olabilir. Tüm kötülükleri bir yana ilacın dozunda alınması durumunda bizlere vereceği faydayı düşünürsek, dünyadaki ekonomik mekanizmanın işleyebilmesi için mesafeleri azaltmak için, zamanı kısaltabilmek için, devletler arası iş yapabilirliği kolaylaştırdığı için kısaca maliyetleri kısabildiği ve yaşayanlara daha rekabetçi ve dolayısıyla daha kaliteli ve ucuz mal veya hizmet arzını sağlayabildiği için nitelikli çözümler de getirdiği söylenebilir. Yukarıda da belirtildiği gibi eğer sermaye iyi niyetli kişilerce kullanılmaz ya da olası tehlikelere karşı önleyici setler, sınırlayıcılar sunulmazsa, kontrol mekanizması bir şekilde işletilmezse sadece onun değil hiçbir sistemin sürekli bir süreç olamayacağı çok açıktır.
Günümüzdeki haliyle kapitalizm ve küreselleşmenin yani belli bir elit grubun kendilerine maksimum faydayı sağlayabilmek adına devletleri, toplumları ve haneleri düşünmeksizin, bilerek ve vahşice yapmayı sürdürdükleri, bunu yaparken de faydalandıkları herkesi bizzat kaybedenler olarak seçtiği bu sistemin dünyayı yönetme biçimi olarak sürdürdüğü hakimiyet çabucak var olmadığı gibi yine çabuk da sönmeyecek bir ateşi yakmıştır. Teknolojinin yükselmesi ile artık herkesin etkilerini hissettiği bu kavramların dünyadaki en etkili sonucu da gelir adaletsizliği olmaktadır. Gelirin adaletsiz dağılımı da işte bu sistemde işleyen bir dünyada; eğitimin, hukukun, insan hakları ve özgürlüklerinin sınırlarının hatta hatta devletlerin sınırlarının belirleyicisi olabilmekte ve halihazırda sureklı vurguladığım vahşi yasam kanunlarının işlediği bir düzeni de kaçınılmaz kılmaktadır.
Öyle ki halkı kendi iradesiyle seçtiğini düşündüğü ve ülkesinin yönetimini teslim ettiği yöneticileri bile seçemez hale getirerek onlar farkında olmadan onları bir piyon yaptı.
Haberleşme kaynaklarından faydalandı. Yanlış verileri işleyerek yatırımcıları ve dolayısıyla halkı iletişim sektörünü hakimiyetine aldıktan sonra başarabildi.
Günümüz dünyasında basın gücü artık bir ülkeyi tek başına bile devirebiliyor.
Arap yarımadasındaki halk ayaklanmaları, varolan ama çarpıtılan haliyle oradakileri ve dünyanın geri kalanını yanlış bilgilerle donatarak istenilen toplumsal tepkilerin çıkarılmasına çabalayarak kötü niyetli adamların ekmeğine yağ sürdü. Hepsi olmasa da Türkiye’de faaliyet gösteren birçok basın yayın kuruluşu, yayınevi vs bu tür bir yapılanmanın uzantılarını oluşturuyor.
Hükümet ile anlaşamayan basının itildiği bir sistemde içindeki yanlışlardan dolayı doğruları cımbızla seçer hale geldik.
Tüm bu birliktelik işleri yolunda giden dünyanın %1’ lik kesimi için tıkır tıkır işliyor.
Yakın gelecekte kölelik sisteminin “resmi” olarak tekrar geri gelmeyeceğinin garantisini bizlere kim verebilir..
Like this:
Be the first to like this post.